Nişantaşı Sahrası

Tarihin Arka Sokakları 1.Bölüm

Victor Hugo, Tarih ile efsanenin amacının bir olduğunu ikisinin de geçici dünyada ebedi insanı anlatmak olduğunu söylüyor. Bir hikaye anlatıcısı olarak Heredot’un ilk tarihçi olması bu amaca göre tesadüf olmasa gerek…

                Bir masal, mesel, efsane düşkünü bendenizin de tarihe olan merakı sanırım buradan geliyor. Aslında radyo programı olarak hayal ettiğim bu formatı, Büyük İstanbul Gazetesi’nde söyleşi tarzında sizlerle paylaşmak isteğim; filhakika V. Hugo’nun da dediği gibi gayretimi tarihi hikayeler arasında birlikte çıkacağımız ebedi insanı arama yolculuğu olarak da düşünebilirsiniz.

                Eh! Niyet güzel ise elbet yol da yolculuk da güzeldir. Ne dersiniz?

Her Çarşamba Büyük İstanbul Gazetesi’nde yepyeni tarihi hikayelerle Tarihin Arka Sokakları okuyucularını bekliyor olacak…

                Dilimiz döndüğünce amacımızı ve niyetimizi anlattıktan sonra gelelim bu haftaki tarihi hikayeye.

                               Sana bir tepeden baktım aziz İstanbul

                               Görmedim, gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer

                               Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!

                               Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer 

                                                                                                              Yahya Kemal Beyatlı

 

                Yahya Kemal’in mısraları, Münir Nureddin Selçuk’un bestesi ve o harikulade yorumunu kulaklarımıza doldurup yolculuğumuza başlayalım derim. Mademki Tarihin Arka Sokaklarındayız şairin tarifiyle İstanbul’un bir ömre değer semtlerinden birine; bir zamanların «Nişantaşı Sahrası’na» doğru yol alalım.

Önce isterseniz adının tarihinden başlayalım. Sentin adı III. Selim ve II. Mahmut Döneminde nişan talimleri için dikilen taşlardan gelmekte. En eskisi 1790 tarihli ve yine III. Selim tarafından nişan talimlerine çıkan askerlerin namaz kılabilmeleri için yaptırdığı Teşvikiye Camii’nin avlusunda bulunmakta. Camii’nin kapı girişinin sağında kalan taş ise 1811 tarihli ve II. Mahmut Döneminde yapılmış. Tabi taşların dikildiği dönemlerde ne Nişantaşı semti varmış ne de Teşvikiye. Ta ki Abdülmecid dönemine kadar. Abdülmecid Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırdıktan sonra bu bölge gittikçe önem kazanmış ve hünkar üç oğlunun da sünnet düğününü 1857’de “Nişantaşı Sahrası’nda yapmıştır”. Bu çocuklardan biri 1908’de tahta çıkan Reşat Efendi, diğeri Burhaneddin Efendi ve Nurettin Efendi’dir. Sünnet düğünü dolayısıyla o sırtlarda çadırlar kurulmuş ve eğlenceler on iki gün sürmüştür.

Nişantaşı’nda Abdülmecid Döneminde dikilmiş iki taş daha bulunur. Biri Teşvikiye Caddesi ile Valikonağı Caddesinin kesiştiği noktada diğeri ise Nişantaşı Karakolu’nun bitişiğindedir. Bu taşların üzerinde şu yazı okunur. “Eser-I avatıf-I Mecidiye mahalle-i cedide-i Teşvikiye” Abdülmecid’in iyiliklerinin eseri olan yeni Teşvikiye Mahallesi… İşte bu taşlarla bugünün tabiriyle “Nişantaşı Sahrası” imara açmıştır.

                Sonrasında sadrazamlar, seraskerler, kaptan-I deryalar, vezirler orada konaklar yaptırmışlar. Nişantaşı ve Teşvikiye bir seçkinler mahallesi olmuş.

Sonrası şarkının da söylediği gibi kimler gelmiş kimler geçmiş…

Konaklar yerini palaslara, apartmanlara bırakmış ve sonraki sakinleri; Şairi Azam; Abdülhak Hamit Tarhan, Salı akşamları evinde edebiyat sohbetleri yapılan Şair Nigar Hanım, Üç İstanbul’un yazarı; Mithat Cemal Kuntay, Hüsrev Gerede, Mim Kemal Öke, Selahattin Eyüboğlu, Selim Sırrı Tarcan, Kerime Nadir, benim de zaman zaman karşılaştığım Maçka ve Boğaziçi’ne tutkun olan Attila İlhan…

Bu semtin kişisel tarihimde de önemli bir yeri vardır. Uzun yıllar severek çalıştığım işyerim bu semtte idi. Evim de Şişli’de olduğu için çoğunlukla işe yürüyerek gidip gelirdim. Maçka Parkı’nın önünden geçerken sabahları genellikle yürüyüş yapan Attila İlhan ile karşılaşırdım. Tabii o zamanlar bende edebiyat merakı pek yoktu. Gençlik ve dünya telaşı…

Ama o günlerde ofisteki odamın penceresinden seyrettiğim Teşvikiye Camii’nden kalkan son yolculuklar hatırımda; kimi alkışlarla, kimi askeri törenle, kimi sessiz sedasız…

 İnsan eli değdiğinden midir bilinmez mekanlarda fani. Lakin bu fanilik bedenlerde, ruhlar ise siniyor o şehrin o semtin üzerine. Adeta yapışıyor zaman denen rüzgarın eteklerine. Bu zaman rüzgarında Nişantaşı semtinin 1970’lerde başlayan değişimi şimdilerde renk renk mağazaların, doktor muayenehanelerinin ve çoğunluğunu hanelerden ziyade ofislerin oluşturduğu, caddelerinde ellerinde poşetlerle dolaşan ve daha çok günübirlik yolcuların gezindiği, isimleri sık sık değişen kafeterya ve restoranlarıyla alışveriş merkezi görünümünde. Nişan almak için yapılmış taşları fark etmek için ise okunuzun onu araması gerekiyor. Zaten yazımızın amacı da yolunuz bir gün o semte düşerse naçizane okunuza bir nebze yardımcı olmak; semtin Harbiye girişinde bulunan Askeri Müzeyi, hemen yanında Maçka Parkını, ara sokaklarda ve cadde üzerinde tarihi taş binalarıyla Nişantaşı’nın ruhunu bulmanız halen olası…

Bir düşünür diyor ki ‘Bir şeyi sevmenin yolu, bunun kaybolacağını fark etmektir.’ Gözleriniz bu mekanda gezinirken semtin ruhunu seveceğinizden eminim. Yazımızı  buraya duyduğu sevgiyi ilhama çeviren ve  onu ebedileştiren Attila İlhan’ın bir şiiri ile noktalayalım.

Ne vakit maçka’/dan geçsem

limanda hep gemiler olurdu

ağaçlar kuş gibi gülerdi

bir rüzgar aklımı alırdı

sezsizce bir cigara yakardın

kirpiklerini eğerdin bakardın

üşürdüm içim ürperirdi

felaketim olurdu ağlardım…

Meraklılarına daha fazlası için gözlerini bu semtte bir konakta açan Hıfzı Topuz’un ‘Bir Zamanlar Nişantaşı’ kitabını önermeden edemeyeceğim. Haftaya yepyeni bir hikayede görüşmek dileğiyle…

Paylaş