Allah Derdini Arttırsın

Ahmet Can Altıok'un kaleminden...

Merhaba.

Bendenize Ahmed Arif’in Ahmet’ini, Can Yücel’in Can’ını, Metin Altıok’un ise Altıok’unu vermişler efendim; Ahmet Can ALTIOK ben.

‘Ben’ demek, ahû gözlü bir dilberin gözündeki çapak kadar yakışıksız olsa da ‘ben’ deme cesaretini üç büyük şairden aldığımı söylemeliyim...

***

Kendimden söz etmeyeceğim. İsmim kadarım. Büyük iddia evet. Büyük İstanbul Gazetesi’nin yayın hayatına başladığı bu ilk günde belli bir konuyu ele almaktansa amacı olmayan bu yazıyla selamlamak istedim siz kıymetli okurlarımızı. Lâf-ı güzaf demiş eskiler. Boş söz yani.

Efendim tekrardan merhaba...

***

            Biraz önce eskiler dedim de aklıma geldi, eskiler -hoş, ne demekse eski... yeni öğrendiğimiz her şeyi eskilerden öğrenmiyor muyuz... neyse, hiç girmeyelim oraya- işte eskiler yolda birbirlerine denk gelince, “Âgâh ol! Allah derdini arttırsın.” derlermiş. Dert isterlermiş birbirleri için.

Neden mi anlattım bunu? Şunun için: Güzîde ülkemizde kültür, sanat ve edebiyat, ısıtmadan önce üşüten bir güneş olduğu için git gide taşınamayacak bir külfete dönüştüğü aşikâr ama her şeye rağmen -bunun bir kez daha altını çizmem gerek, evet, her şeye rağmen- bu mahzun yükü omuzlama cesaretinde bulunan Büyük İstanbul Gazetesi’ne bu fedakârlığı yaptıran şey kuşkusuz ‘dert’tir.

 Hülâsa mı diyelim velhâsıl mı yahut öztürkçeciler gibi özcesi mi diyelim bilmiyorum. Kısacası: dert nikmet değil, nimettir.

Allah derdimizi pardon nimetimizi arttırsın.

Var olasın Adnan Deniz!

***

            Tilkinin kırk tane fıkrası varmış, kırkı da tavuk üzerineymiş. Takdir edersiniz ki, bendenize ayrılan bu sayfada kültürün, sanatın, edebiyatın dışına çıkamayacağım. Ne kadar sözümde durabilirim bilmiyorum ama çıkmamaya gayret edeceğim. Yer yer bazı kesimlerin rahatsız olacaklarını bildiğimiz eleştirileri de yapacağız. N’apalım, müktesebatımız bunu gerektiriyor. “Vezin uysun, babamı hicvetmezsem namerdim!” diyen 17. yüzyıl şairlerimizden Nef’i’ye de rahmet olsun!

Şu eleştiri konusuna tam girmeden, etrafında bir iki volta attıktan sonra müsaadenizi isteyeceğim.

Bazen dile getireceğimiz gündemle ilgili (ki gündeme bulaşmayı düşünmüyorum, niçin gündemle ilgili yazmayacağımı da birazdan açıklayacağım) veya kültür ve sanatla ilgili eleştirilerin, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturanlar tarafından çok hoş karşılanmayacağını hatta şiddetle karşı duracaklarını bildiğimiz halde bazı yanlışları dile getirmeyi görev addediyoruz. Çünkü özeliz. Çünkü özgünüz. Çünkü özgürüz.

Çok mu sloganik oldu?.. Tam da buydu amacımız!

Gelelim yazılarımda gündeme, siyasete bulaşmak istememin sebebine: korkuyorum. Otoriteden değil. Sizden, onlardan, kendimden. Çünkü yanlışlara o kadar alışmışız ki -her konuda- bir yanlışımız düzeltilse, olması gereken olsa veya yapılsa “Hoşafın yağı kesildi!” diye isyan eder, baş kaldırırız yeniçeriler gibi. En iyisi olayı anlatayım da daha net anlarsınız söylediklerimi:

            Yeniçerilere yemek dağıtırken aşçılar, kepçeleri temizleme zahmetinde bulunmayarak, yemek verdikleri yağlı kepçeler ile hoşaf da verirlermiş. Bu sebeple kepçelerdeki bulaşıklarından kaynaklanan yağ sızıntıları, hoşafların üzerinde dalga dalga görünürmüş. Bir gün aşçıbaşı değişmiş ve temizlik açısından gerekli görerek, yemek kepçeleri ile hoşaf kepçelerini birbirinden ayırmış. Tabii ki hoşaflar da artık yağ bulaşıksız ve daha temiz geliyormuş. Ancak yağ bulaşıklı hoşafa alışan yeniçeriler kazan kaldırmış, isyan çıkarmış ve şöyle haykırmışlar: “Hoşafın yağı kesildi. Yağlı hoşaf isterüüük...” hiç kimse de çıkıp onlara, “Hoşafta zaten yağ olmaz be kardeşim!” diyememiş.

***

Hoşafın yağını kesmek isteyenleri kesmediğimiz güneşli yarınlara...

Vesselâm.

Paylaş