ŞAİRİN ATTIĞI TAŞ GÜL BİTİRİR

“Şehre Bodoslama” ve “Papağanın Nakaratı” kitaplarının yazarı Türkolog editör-şair Muhammed Münzevi Yıldırım, Fatma Zehra Çelik’e konuştu.

Röportaj: Fatma Zehra ÇELİK

Tarihi dokusu ve aydınlık yüzü ile ruhumuzu saran Pirhan Cafe hâlâ yaşayan bir ev sahibi ve sahibesi gibi bizi içeriye davet ediyor. Mekâna adım attığımız anda bizi, duvarlarında yaşanmışlıkları barındıran antika eserler, çeşitli duvar fotoğrafları ve resimler karşılıyor. Gerek mimari gerek estetik ve tarihi açıdan ince detaylarla içimizde hoş bir esinti uyandıran bu mekânda bizi bekleyen ince ve genç şairimizin ruh ve fikir dünyasını adeta canlı bir fotoğraf karesi olarak görebiliyorduk. Bu kadim taş duvarlar arasında siyah beyaz bir fotoğrafın derin düşüncelerinde bizi bekleyen Münzevi şairimiz, sade tınılar eşliğinde çayını yudumluyordu. Evet, şairler güzel çay içerdi; fakat, bu şair neden Zarifoğlu’nun ruhunu taşırmış gibi uzaklara dalmıştı? Bakışındaki yerin adresi, Sezai Karakoç’un satırlarında mı gizliydi? Orhan Veli ile akşamlara değin sokak sokak gezindikten sonra Nazım Hikmet ile sabahlara kadar gerçekçi bir kalabalığın manzarasını mı konuşuyordu?

Bu düşünceler eşliğinde, çoktandır kendi düşünceleri içinde olan şairimizle sohbete başladık:

  1. -Muhammed Münzevi Yıldırım!
  2. -Evet. Hoş geldiniz.
  3. -Teşekkürler. Hoş bulduk.

Karşılıklı tebessümler ve masamıza gelen çayın dostluğu eşliğinde artık merak ettiğimiz cevapları almaya hazırdık.

İsim ve mahlasınız arasında bir profil zıtlığı var sanki. Şairlerin kaderlerinde de isimleriyle ilgili birçok şey yaşadıklarını duymuşuzdur. İsminiz bu kaderin neresinde?

         Tam ortasında (gülümsüyor). İsmimin ağırlığı altında çok ezildim. O kadar güzel ve bir o kadar da ağır bir isim ki sıkışmışlık buradadır. Bir de yetmiyormuş gibi yanına “Münzevi” ismini koydum. Hem çok övülen bir isim var hem de bunlardan kendisini kaçırmış, kaçmış biri var. Hem tutarsızlık hem de zıtlık bir arada. Siyah ve beyazın bir arada olması gibi. İkisini birbirinden ayırırsanız ahengi kaldırmış olursunuz. Siyah ve beyaz bir arada olmalı.

Bu birliktelikten yine şiirlerinizde kelime olarak değilse bile anlam ve ruh olarak kendini gösteren özgür ve hür düşünceyi bir bütün olarak karşımızda görüyoruz ve bu bizi oldukça heyecanlandırıyor. Sizce şiir özgür müdür?

         Şiirin özgürlüğe ihtiyacı yoktur. Şiir bütün duvarları yıkar. Ama özgürlük için şiir gereklidir (tebessüm).

Baştan başa hürriyet kokan bu cümle ile zihnimize adeta bir sanatçının sanat eserini ve sanatını sundunuz. Şair aynı zamanda bir sanatçı mıdır?

         Öncelikle şiir bütün sanatların baş tacıdır. Buna kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Batıda da doğuda da bu böyledir. Özellikle bizim edebiyat ve sanatımız şiir temellidir. Her sanatçının da şiirle arasının iyi olması gerektiğine inanıyorum. Yoksa eksik bir şeyler vardır. Sanatçı olarak anılmak için şiir yeterlidir ve sanatçı ne kadar erken ürün verirse o kadar yol alır. Ben bunu müzik ve resim ile de pekiştiriyorum. “Papağanın Nakaratı” biraz da onunla alakalıdır. İnsanı kurtaracak şey şiirdir.

Aldığımız cevap karşında 25 yaşında genç bir adamın şairlik ceketi ile aslında bir kurtuluşu işaret ettiğini duyunca merakımız iyice artıyor.  Müzik ile aranızın iyi olduğunu özellikle “Papağanın Nakaratı” isimli eserinizden anlayabiliyoruz. Özellikle günümüz müzik dünyasında severek takip edip, sanatınıza yakın gördüğünüz bir sanatçı var mı ve sizi etkileyen yönleri nelerdir?

         Müzikte Gaye Su Akyol’un izlediği bir rotası vardır bunun yanında müthiş bir müzik algısı da var. Onda şunu fark ettim; Barış Manço'yu bilirken Dede Efendi’yi de biliyor. Cem Karaca’yı söylerken Halk Müziğini de söylüyor. Demek ki sanatta da bir yere gelebilmek için önce onun tarihini, en önemli isimlerini bilmek lazım. Edebiyata bakınca Orhan Veli dîvân şiirini, heceyi zaten biliyordu. Bunları bildiği için yeni bir şey yaptı. Bu yüzden geçmişi bilmeden geleceğe yön veremezsiniz. Her yerde bu geçerlidir ve ben de şiirde bunu yapıyorum. Yani Gaye Su Akyol müzikte ne yapıyorsa, şiirde de ben onu yapıyorum.

Dergilerde yazmak ardından çıkarmış olduğunuz Mahfel Dergisi ve kitaplarınızdan şiirle tanışıklığınızın çok eskiye dayandığını anlayabiliyoruz. Şiire olan ilginizde özellikle etkilendiğiniz şahsiyetler kimlerdir?

         Çocuk yaşlarımda kelimeler ve özellikle zıt anlamlar üzerine dayanan şiir ve edebiyat sürecim oldu. Ardından lise sıralarında; edebiyat derslerinde bunun can bulmaya başladığını gördüm ve yazmaktan geri durmadım.

         Yılmaz Erdoğan, Orhan Veli, Nazım Hikmet gibi derslerde gördüğümüz şairlerin hepsi beni etkiliyordu. Her şairin ve insanın etkilendiği insanlar vardır. İnsanız ve insanın sanatını, işini yapıyoruz. Cansız olan eşya bile bana çok şey söylemiştir. Özellikle bir isim söyleyecek olursak tabii ki İsmet Özel’dir. Onu dinleyerek başladım ve ona öykünerek devam ettim. Kendisinden sonraki kişileri de etkilemiştir zaten (tebessüm ediyor).

Şairlerin doğdukları yere âşık olduğu söylenir. Bu konuda siz ne hisssediyorsunuz?

         Doğduğum yere âşık değilim. Ben İstanbul'a aşığım. Bursa'ya da aşık oldum ama Tokat'ı da sevilmeye değer olarak görüyorum. O yüzden âşık olduğum İstanbul'da da gömülmek isterim. Tabii Tokat memleketimdir. En çok ben severim ve en çok ben eleştiririm. Bu şehir üzerine de çok yazdım. Bir gün bir araştırmacı, akademisyen bu şehir üzerine çalışmalar yapacaktır. Yolu, benim de ruhumun değdiği dizelerime uğrayacaktır (gülümsüyor).

Her daim merak edilegelen bir konuya da değinelim, şairlerin öngörüleri gelişmiştir. Siz bu ileri görüşlülük içerisinde bir şair olarak yazarken hür müsünüz ve cisim olarak var mısınız?

         Bedenen varızdır fakat ruhen ve zihin olarak orada değilizdir. Ruh sanki bedene bir şeyler söylüyor ve o da kağıda geçiriyor gibi. İşte, fikirler ruhtur ve  ruh ölümsüz olduğu için özgürüz. Fikirlerim benim ruhumdur. Benim şiirlerimi bilenler; şairliğimi, fikirlerimi benimseyen insanlar oldukça onların kalplerinde, fikirlerinde yani ruhlarında yaşarım ve yaşamaya devam ederim. Yoksa bu dünyada ve hiç bir anda asla özgür değiliz. Bir başkasını esir aldığımızda da özgür değilizdir. Onu esir aldığımız ölçüde güçlü oluruz ama fikirler öyle değildir. Cisim esir edilebilir, ama o şiir bir şekilde yazdırır kendisini (gülümsüyor).

Bu söylediklerinizle şairin aslında unutulmuş veya unutulmaya yüz tutmuş  olanı hatırlatma eylemini de sezimliyoruz. Şiir yazarken kelime veya cümle seçiciliği gerekli midir?

         Şiiri düşünmeden yazmak lazım. Zaten şairin biraz da cahilliği vardır. Ne yaptığının farkında değildir. Biraz da sarhoşluk ile alakalıdır. Bu sarhoşluksa ne maddi ne de manevi anlamdadır. Metin Önal Mengüşoğlu’na, “Yetim Kalan” diye bir şiirimi göstermiştim ki, en çok değiştirdiğim şiirdir. Şiirde, “hangi hancı nöbetleşe tutar tebeşirleri” diye bir dize geçmekte. Eskiden hanlarda masanın numarası var ve kağıt kalemle değil, tebeşirle tik atarlarmış. Metin Önal, “bunu bilerek mi yazdın?” diye sorduğunda, “hocam bilmiyordum.” dedim. O kadar güzel oturmuş ki, tebeşir kelimesi oraya… Bilmeden olmuş! Kimse onu oraya yaz demedi veya ben özellikle düşünmedim. Aklıma gelen şey oydu. Böyle böyle yaptığınız mesleğin ne kadar yüce bir şey olduğunu sonradan öğreniyorsunuz. O yüzden bu şiir kötü oldu ya da iyi oldu demek de ön yargıdır. Biraz zamana yayılmalı. Bu şiir iyi oldu, şu şiir kötü oldu demek de yanlış olur.

İçinde bulunduğumuz betonarme, teknoloji, banka ve kredi çağını şiirlerinizde sık sık görmekteyiz ve yine dizelerinizde rastladığımız ve çağın zıttı olan mağara metaforunuz var. O mağaralar nerede ve sizin için anlamı nedir?

         Mağaraların küçük yaşlarımdan bu yana beni cezbeden bir yanı vardır. Zaman ilerledikçe ve mağara nedir diye düşünmeye başladığımda anlam ve cevaplar ortaya çıkmaya başladı. İnsanın bütünüyle kendisiyle kaldığı ve düşünce dünyasına çekildiği bir yerdir. Meselâ odanda inzivaya çekilirsin ve odan bir mağaradır. Virginia Woolf'un dediği gibi “Kendine ait bir oda”. Bu mekanda bir mağara olabilir. Yeter ki, kendini iyi hisset! Mağara kadar da akustiği güzel aslında (gülümsüyor ve bakışları uzak bir yere dalarak cümlelerine devam ediyor).

         İnsan, bir süre de olsa kendisini iyi ve huzurlu hissettiği yerde; odasında, mağarasında kalmalı. Bu güvenli yerin lüksünü yaşayıp kendisini farkedebilmeli. Özellikle hisli insanların çekilebilmesi lazım. Bu kadar kalabalığın, kirin içinde fazla kirlenmemeli, biraz kenara çekilip orada düşünmeli. Nietzsche’nin Zerdüşt'ünde insanlara seslendiği gibi… Biz buna kendine ait bir mağara diyelim.

Bunlara ek olarak dizelerinizde realist bir bakış ve yaklaşım ön planda. Bu ölçüde bugün yazdıklarınız on yıl sonra değişime uğrar mı?

         Sanmıyorum. Belki şöyle denilebilir, “Sen önceden böyle yazmıyordun!” Fakat bugün başka bir makamdan söylerken yarın başka bir makamdan söyleyebilirsiniz ama hep aynı şarkıyı söylersiniz. Birçok şair, yazar belli bir yaşa geldikten sonra ve fikirleri tartışıldığında, “Ben dün neredeysem bugün de oradayım. Dün onu yapmam gerekiyordu, bugün bunu!” der. Ben sadece o yaşa gelmeden söylüyorum bunu. O yaşa geldiğimde de bu şarkıyı söyleyeceğim. Sadece kelimeler değişecek. İkinci kitapta da böyle yazıyor, “Aynı şarkıyı söyleyen babama…” diye. Aslında herkes aynı şarkıyı söylüyor sadece birinin sesi güzel değil. O rahatsız ediyor bizi (gülümsüyor).

 “Adı Aşk Şiiri Olmayan Şiir”inizde kadın ve fiilleri, oldukça ön planda ve baskın karakterde. Erkekse geride ve sanki bir fanusun içinde gibi bir izlenime sahip. Yine yer yer diğer şiirlerinizde bu izlenimi görebilmek mümkün. Bu algı doğruysa bunun üzerine neler söylemek istersiniz?

         Bunu görmeniz beni çok mutlu etti. Kadın aslında yönetendir. Hep anlatılır Cengiz Han, “Ben sizin hânınızım, o da benim hânım!” diye. Hanım kelimesi oradan gelir. Bugün yönetici olan erkeklerden; tedavülden kalkmış bir kelime ile örnek vereceğim mesela, başbakan bizi yönetir ama onun eşi de onu yönetir. Düşündüğümüzde kim daha güçlü ve üstün? Kadın orada üstün değil mi (gülümsüyor)! Her zaman yönetenler de yönetilir. Onları da yönlendiren birileri vardır; danışmanları, eşleri gibi… Konuşup fikir almıyorlar mı? Üstelik kadın daha vicdan sahibi bir insandır. Belki de bir rahme sahip olduğu içindir! Eğer erkek hata yapıyorsa kadın orada hemen devreye girer ve onu uyarır. Tabii aynı zamanda bilinçli bir kadın bunu yapar. Kadın her zaman güçlüdür.

Bu cümleleriniz de şiirlerinizle aynı ölçüde. Dizelerinizde kadın hep bambaşka bir rolde ve çok kutsal! Buna din veya inanç temasıyla bakmadan tamamen insani ve erkek kimliği ile öyle bir anlam vermişsiniz ki, en sonunda bir şiirinize konu olan “olmayan kız çocuğunuz” da ortaya çıkarmışsınız gibi! Bir şaire şiirinin anlamı sorulmaz ama bu kız çocuğu; kendi değerini farketmesi, bilmesi gereken kadınlar olabilir mi?

         Birçok şairin bir prototipi vardır. Yeni bir insan, model sunar dünyaya.  Şiirde de bu, bir kişiye özgü kalmaz. Tabii ben bunu şu anda düşündüm. Şiir yazarken düşündüğüm bir şey değildi (gülüyor).

         Aslında her şair ve her adam sanırım annesi gibi bir kadının beklentisi içinde olabilir? Aynı zamanda anne karnına özlem de vardır. Heidegger dünyaya gelişi, “bu dünyaya fırlatılmışlık” diye özetliyor. Anne karnında geçirdiğimiz o süreç belki hayatımızın en güzel anlarıydı? Her şairin istediği gibi henüz doğmamış kızım; belki sevgili, belki anne? Düşününce, “Nasıl bir kızım olacak?” diye de soruyor insan. Kız çocuğu da sanırım bu ikisinin elekten geçmiş hâli olabilir.

Kadına bu denli değer veren bir şair ve genç bir adam olarak medyada karşılaştığınız kadınların maruz kaldığı şiddet haberleri, size neler düşündürüyor?

         Beni çok üzen ve etkileyen bir konudur. Ben bunu kadına şiddet ya da kadın cinayeti olarak sınıflandırmıyorum. Ortada bir cinayet, bir şiddet var ve kadın olarak ayırdığınızda aslında şu sonuç çıkıyor, “Demek ki kadın  öldürüldü!” Kadınlığı insanlığın, insan olmanın önüne geçiriyorsunuz. Bu kişi “insan” değil miydi? İnsan! Neden kadın, kimliği ile ön plana çıkarılıyorken erkek öldürüldüğünde, erkek cinayeti denilmiyor? Kavramların içi gerçekten çok yozlaştırıldı. Ben bir insanım ve vicdanlı bir insanım. Bu haberleri gördüğümde üzülüyorum. Olayın kendisi ile başlayan sonra haberin içeriği ve ardından haberin insanlara anlatılışı ile devam eden hüzün. İnsanın ölümünde değil cinsiyet, ırk da aranmaz. Sıfatların bir önemi yoktur. Bir insanın ölümü söz konusudur. Dücane Cündioğlu, “Hz. İnsan” diye bir kitap yazmıştır. Hatta Onur Ünlü'nün bir filminde geçen şu cümle, “İnsan endişeden yaratılmıştır.” Görmemiz gereken yer tam da burasıdır. Burada önemli olan insandır.

Kavramların yozlaştırılmasıyla da ortaya çıkan hüzünden bahsettiniz. Buna kendi cinsel kimliğiniz açısından üstelik şiirle meşgul olan biri olarak bakınca gündelik yaşamınızda nasıl hissediyorsunuz?

         (Derin bir nefes alıyor. Yüzünde beliren adsız hüzün, o konuşmadan anlatıyor ama biz dinlemek istiyoruz) Şiddetin iyi bir şey olmadığını ve ondan asla iyi bir şeyin çıkmadığını biliyorum. Dünyaya güzel şeyler bırakmak için geldiğimizi düşündüğüm bu formda erkek ya da kadın, insanımız her anlamda çok yozlaştı.  Kimin ne yapacağı ve neyi nasıl anlayacağı, anlamlandıracağı belli değil. Toplu taşımalara bindiğimde eskisinden daha çok dikkat ediyorum. En küçük, ani bir frende bile tedirgin oluyorum. İstemsizce ortaya çıkabilecek bir temasta insanların düşüneceği şeyleri düşünmek hem kendim hem karşıdaki insan için utanç verici bir şey! Kimsenin aklından ne kendim ne de başkası için kötü düşüncelerin geçmesini istemem. Bu utanç verici düşüncelerin geçmemesini istemek de iyi bir şey olsa gerek. Kendimi sürekli korumaya çalışıyorum. Kadına değer veren bir şair olarak da evet, bunlar beni hüzünlendiriyor… Tasavvufta, “Kâbe'yi İbrahim yapmıştır, gönlü Allah yapmıştır.” Denilir. Yukarıdaki bütün o kötü kavram ve yozlaşmadan kurtulmak için önemli olan  insan yetiştirmektir, gönül yetiştirmektir.

Ses tonundan aldığımız hisle yaşadığı sıkışmışlığı anlayabiliyorduk. Bunlarla birlikte şehir, aile ve eğitim kavramlarını düşünecek olursak bize “sıkışmışlık”ın tanımını nasıl yapardınız?

         Sıkışmışlık güzel bir kelime. Herkesin ortak noktası olan bir kavram. İnsanlar sıkışmışlıklarını değiştiremiyor. Tanpınar, bir cümlesinin özeti ile şunu söylemeye çalışıyordu, “Kendini düşünmeye zorluyor!” Bizim insanlarımız da bu çağda ve içinde bulundukları koşullarda kendini düşünmeye zorlanıyor. Bu sıkışmışlık sonradan sonraya dönüşerek bencillik oluyor. Empati duygusu ölüyor. İnsanlar çocuğuna, eşine bile yabancı kalıyor. Herkesin elbette maddi olarak sevdiği şeyler ve beklentileri vardır. Biz şairlerin ise yaptığı şeyler; birçoğumuzun yaptığı şey, maddi şeyleri elinin tersi ile itmek. Evet maddiyat da iyidir, ama “bir dakika, bir dakika… Daha büyük dertlerimiz yok muydu bizim?” İşte sıkışmışlık yine devreye giriyor ve üstüne bir de başka bir sıkışmışlığa sizi mahkum etmeye çalışıyor mesela, “okudun da ne oldu?” diye bir söz ortaya atılıyor. En azından bunu soran sınıfta ve kısımda olmadım, okudum.

         Bu düşüncenin aksine karşıdaki insan, “ne okudun?” diye de bir soru sorabilir. Okumuş olmak karakterime uymuştur, okumuşumdur. Bundan bahsediyorum. Okumuşluk kumaşını giymişimdir. Diğer soruyu soran kısımda o yok! O soruyu da o yüzden soruyor. “Okudun da ne oldu değil, okumadın da ne oldu?” Asıl sorulması gereken soru bu! Okudukça hem daha çok soru sahibi oluyor ve sıkışmışlığın artıyor hem de cahilliğinin daha çok bilincine varıyorsun. Bilinç kazanıyorsun belki ama eksikliğinin de farkına varıyorsun. İnsan burada da bir sıkışmışlıkla karşılaşıyor.

Toplumdan kesitlerle cevapladığınız bu soru ile batılı toplumlarda edebiyat ve düşünce neden bu kadar iyi yere geldi üstelik mükemmel ve zengin bir edebiyat ve düşünce tarihimiz varken?

         Bursa'da olduğum zamanlarda Feridun Andaç’ın “Herkesin Bir Yazarı Olmalı Atölyesi” vardı. Bir gün hocaya bir soru sormuştum, “Batılı toplumlar neden bu kadar iyi yere geldiler?” Onun cevabı: “Tek bir sebebi var. Yazarlarının yazdığı kitapları okuyarak!”. Yani 1900'lü yıllarda yazılmış kitaplar, 2000’li yıllardaki insanı doğurdu. 1800'lü yıllardaki kitaplar 1900'lü yıllarda ki insanı doğurdu. Onun içinden zalimler de çıktı dünyayı güzelleştirenler de (Sitem edercesine devam ederek ekliyor):

         “Batı’nın iyi taraflarını alalım diyoruz ya! Biz önce onları anlayanları anlayalım!” demiştim; okul sıralarındayken, o zamanlar böyle bir bilinç edinmiştim. Bizim edebiyatımızda kimler var; Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yakup Kadri, Halide Edip, Necip Fazıl, Nazım Hikmet… Bu isimler batıyı doğuyu anlamış kişiler. Biz önce bunları anlayalım, o zaman doğuyu da batıyı da anlamaya başlarız. Biz, direkt klasik kitaplar diye atıldığımız için Sokrates, Victor Hugo gibi o yaşlarda okumaya başlıyorsak biraz anlarız bir şeyler ama Güntekin'i okumadan, anlamadan öğretmenlik yapan insanlar var. Oradaki Feride karakterinin yolculuğunu görmeden… Üstelik Cumhuriyet tarihinin en çok okunan ve satılan kitaplarından biridir. O kitap baskı yapar, satar, okunur.

Günlük dilde kullandığımız yabancı kelimeler yerine kendi dilimizde olan anlamlarını kullanmayı tercih ediyorsunuz. Sanırım dilimize aldığımız yabancı kelimelerin üzerinde durup düşünmeden kullanmak ruhumuzu durduruyor ve kelimenin vermek istediği anlamı alamıyor oluşumuzdan mı?

         Tabii, toplumumuzda hep “batının iyi taraflarını alalım” vardır. Alalım ama iyi diye her şeyini alıyoruz ve o her şey gerçekten iyi mi? Kültürünü de almış oluyoruz. Bugün insanlarımız doğu ve batı arasında bocalamış bir toplumdur. Bizim diye sahiplenemediğimiz, diyemediğimiz çok şey var. Türkçe mükemmel ve güçlü bir dil. Değerini bir defa fark ettiğinizde bakış açınız ve hisleriniz daha anlamlı bir hâl alacaktır.

Gözlerinden bir şeylerin “keşke”sini okuyabiliyorduk. Düşüncelerini dağıtmadan hemen soruyoruz, iyi ki dediğiniz ve anlatırken keyif aldığınız bir yazar ve eseri olsaydı bu hangisi olurdu?

         (Gözlerinde “anlamak” kavramı belirmişti ve bir örnekle başladı.) İyi ki Tanpınar varmış! Kenan Işık’ın sunduğu bir yarışma programında, Tanpınar'ın Huzur’unu sormuşlardı. Yarışmacı, Huzur’u bilemediğinden arama joker hakkını kullanıyor ve on beş bin lira kazanıyor.  Kenan Işık da yarışmacıya, “Huzur’u bilmek size en fazla on beş bin lira kazandırır ama okursanız 1940'lı yılları anladığınız gibi bugünü de anlarsınız.” Diyor. Bazı şeyleri anlamak için çok fazla malzeme var aslında. En önemlisi “anlaşıyor olmak”ta. Yolumuz birbirimizi anlamaktan geçiyor. Böylelikle bir yerlere varabiliriz ama insanlar öyle bir hale geldi ki, yolları birbirlerini anlamaktan geçmiyor. Herkes birilerine bir şeyler dayatıyor. Mesela, “Sen beni anlamıyorsun!” diyor. Peki sen onu anlıyor musun? Anladın mı ki bunu ona söylüyorsun?

Anlamak ve anlaşılmak kavramları bize, her insanın ortak kaygısı olduğunu hatırlattı. Acaba aydın ve halk arasındaki uçurum için neler söyleyebilirsiniz?

         “Yakup Kadri'nin Yaban’ını ele alabiliriz. Bir aydının halkla arasındaki bağlantısının nasıl olması gerektiğini gösteren bir kitaptır. Aydın, ikinci baskıda bir mektubunda özür diliyor çünkü aydın dediğimiz kimse bizlerde, kendi adasında; bir merkezde, oradan dışarıya çıkmayan kendi mağarasında kalmış ve uzaktan bağırıp çağıran biridir. Aydın insan nasıl olmalı diye bir soru soracak olursak cevabı, topluma girmesi gerektiği; toplumu bilmesi gerektiğidir. Bunu sanat için söylemiyorum; sanat, sanat içindir. Bunu daha çok maddi konular için söylüyorum mesela, Hülya Avşar simit üzerine açıklama yapıyor. Bu onun konusu mu? Bence de değil. Kendisinin yaşadığı hayat ortada! O zaman onun yaşadığı hayatın tam tersini yaşayanları dinlemek gerek. O simitten bahsediyor fakat ben, yıllarca simit sattım. Simiti, sokağı en iyi ben bilirim, tanırım. Hem şair de fakirdir. Maddi manevi fakirdir. Yokluğu yazar aynı zamanda. Bunun bu kısmına ağır basmak lazım. O zaman kazanan tarafta yer alacağız.

         Şairlerin hakiki birer aydın olduğunu gösteren bu cümlelerin yoğunluğunda düşünürken bir anda aklımıza gelen soru ile devam ediyoruz, duygudan ziyade akılcılığa önem verseydiniz eğer yazdıklarınızın ölçüsü ne durumda olurdu?

         Akılcı olmakta yarar var. Fakat ben aynı yerde olurdum. Kitaptaki şiirlerimden birinde, “akıl ve kalp her daim savaşta” diye bir dize geçiyor. Durum böyledir ama aklını kullanıp kalbini kullanmayan insansan eğer en fazla Musk olursun, Gates olursun ve elindeki imkanları gezegeninin ortak faydasını gözetmeden kullanırsın. “Mars'a gidelim ama dünyayı bozalım” dersin. “Dünyayı bozduk” dersin. “Burayı bozalım,  yaşanmaz hale getirelim, gidelim” dersin fakat aynı zamanda kalp de varsa Mevlana gibi Yunus Emre gibi isimlerin de varlığını görürsün. Gezegene, tabiatına saygı ve sevgiyi gösterebilir ve doğadan öğrendiğini gerek akılla gerek kalple, iyilikle çoğaltabilirsin.

         Eserlerinizi edebiyat dünyası nasıl karşıladı ve günümüz edebiyatına bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz?

         Edebiyat dünyasından sayın Mustafa Uçurum hakkaniyetli bir yazı yazdı, “Muhammed, pat diye girmedi edebiyat dünyasına! Önce yazmaya başladı sonra dergilerde yazdı daha sonra dergi çıkardı ve ardından kitap çıkarttı.” dedi. Ben de doğru yoldan devam ettim çünkü her şair dergilerle anılır. Dergiler şairlerin okuludur, mektebidir. Hiçbir Şair edebiyat fakültesinde yetişmez. Bir kere o yetenek olacak. Fakülte ve okumak kısmına ise sürgün denilebilir. Sezai Karakoç'un dediği gibi “hicret” de denilebilir. Sonuçta bir amaç uğruna gidiyorsunuz. Ben şiir yazıyordum ve işin teorisini de öğrenmek gerek diye düşünerek yola çıktım. Olduğumuz yerde ilerleyemeyiz.  Melih Cevdet’in dediği gibi “Bu işi devam ettirenler şair olarak kalıyor.”

         Kitaplarıma gelince emsallerine göre ilgi gördü tabii binlerce satmadı ama ilk kitabım “Şehre Bodoslama” aşağı yukarı baskısı bitmek üzeredir diye tahmin ediyorum. İkinci kitap, “Papağanın Nakaratı” ise henüz çiçeği burnunda. Kimine göre acele ettim, kimine göre iyi gidiyorum diye eleştiriler oluyor. Bir söyleşi yapıldı burada ve on beş kişi vardı. Sayının bir önemi yok. Önemli olan bir kitap çıktı diye on beş kişiyi orada topluyor olmak.

         İkinci soruya gelecek olursak evet, bir katkım olduğunu düşünüyorum çünkü azınlık taraftayız. Sayımız az. O yüzden değerliyiz. Bunu böyle alıyorum (gülümsüyor).

Kendi şiir ve yazarlık öykünüzü düşünecek olursanız eğer bir yayınevi kurmak fikriniz var mı ve  bilim, edebiyat emekçilerinin haklarını ziyan olmaktan kurtarmak ister misiniz?

         Tabii ki ve aslında yaşama nedenlerimden birisi de budur. Yayınevi kurmayı hayal ediyorum ve o yolda da bayağı yol katettik. İşin parasal kısmında olmam belki ama o işin başında olurum. Yayınevi kurmaya hazır olsam bile şartlar müsait değil. O yüzden biraz daha beklemek lazım en azından birkaç sene daha.

         Emekçilerin haklarını korumak ve kurtarmak konusunda ise  dergicilikte zaten biraz da bunu yaptık. İsmi geride kalmış ya da diğer dergilerde görünmeyen kişilerin şiirlerini yayınlıyorduk tabii bunun yanında illaki soruşturmalarla dosyalarla bilinen diğer isimleri de. Biz Mahfel Dergisine, Mahfel Yayınları olarak kendi kitaplarımızı çıkarmak düşüncesi ile başladık ve başka bir yayınevi olan Dizgi Yayınevi ile iletişim kurarak sekiz-on kitap çıkardık. Fakat o da havada kaldı ve dergiyi kapatmak zorunda kaldık.

Bir hatıranızda, şairleri öldürmekten bahsediyorsunuz. Şairleri niçin öldürmeliyiz?

         İşe yaramadıkları için! İşe yaramıyoruz. Bir hikâyemle bunu açıklayacağım. Bizim köy ile alakalı bir eleştiri menüsü olmuştu. Bir arkadaşım bana şöyle demişti, “Sen üzülme. Bir gün köyden birisi çıkacak ve senin hakkında, “bizim köyden bir şair çıktı diyecekler.” dedi. Bu olursa müthiş bir şey olur dedim. Çünkü biz söylerken, “bizim köyden milletvekili çıktı” diye övünüyoruz ama bu övünülecek bir şey değil. Şair daha üstün bir şeydir. Şair öldükten sonra da şairdir! Milletvekili belirli bir süre görevini yapar sonra unutulur, ama şair unutulmaz! Milletvekilinden evvel millet daha önemli demek ki, ona ise vekil denilmiş öyle değil mi! Fakat şair her zaman milletin tarafındadır. Meselâ, Neşet Ertaş'a devlet sanatçısı unvanı verilecekti ve o, “Ben halkın sanatçısıyım!” demişti. Bir şair değildi bir ozandı. Tabii ikisi yer yer aynı, yer yer farklı anlamlara gelir ama büyük bir âşıktı, gönül adamıydı. O yoksulluk ve yoklukta o kadar maaşa, ödüle “hayır” demişti. O yüzden millet tarafında olmak lazım. Şair hep milletin tarafındadır.

         Gelelim şairleri niçin öldürmeliyize, Mahfel Dergisinin 7. sayısında o yazıyı kaleme aldım. Mecazi bir yazıydı yoksa alalım baltayı öldürelim değil elbette (gülümsüyor). Zaten bana gelene kadar şairler gerçekten öldürüldü. Nesimi’ler, Pir Sultan Abdal’lar, Nefi’ler… Kimi boğuldu kimi yakıldı. 1993’te Madımak katliamı var. Birçok şair, yazar, müzisyeni sırf kendisinden değil diye harcıyor. Kitapta geçen bir dize ile “bu ötekinden ziyade öteki olmak mesele!”Aslında öteki kim, sensin! Öteki kim, benim… Sensin. Siyahı beyazı ayıramayız. Ötekini de senden ayıramazsın!

         Bu topraklarda; Tokat sınırlarında, kalenin olduğu sokakta bir zamanlar Yahudiler, Ermeniler ve bu insanların dükkanları vardı. İnsanlara faydalıydılar. Bugün birisi bile yok, kalmamış. İnsanlık değişiyor, değerler değişiyor. Toplum ve her şey değişiyor. Değişmeli de ama bu değişmek; değişim, kötüye gidişata hizmet ediyorsa hoş değil! Bunun üzerinde düşünülmesi gerek. En yakın örnek yine komşuluk. Komşunun kim olup olmaması önemli değildi, komşunun olması önemliydi! Şimdi adlarını bile bilmiyoruz. Bu kadar yabancılaşmışız. Yabancılaştığımız ve onları yok saydığımız için kendimizi yok sayıyoruz. Dolayısıyla hiçbir şey anlaşılmıyor. Bu kadar olup biten şeylere şairler bir şey söylemiyorsa ölsünler zaten. Ben söyleyen taraftayım. Son nefesime kadar hep de orada kalacağım ve şarkımız bitmedi henüz, “Papağanın Nakaratı” devam ediyor.

(Şairin ceketi kolay şeyler taşımazmış. Üzerimize ve ruhumuza yüklendiğimiz hüzün ve sıkışmışlıklar arasında bir ümidin de yeşerebileceği varlığı ile vedalaşıyoruz.)

Paylaş